Kullanıcı Adı : Parola : Kayıt Ol  |  Şifremi Unuttum

Yetkin Dikinciler: Gerçek öğretmen her zaman öğrencidir


Röportaj: İrem Akartuna- Tuğba Kızıltuğ

 

Babam ve Oğlum ile Nazım Hikmet’i canlandırdığı Mavi Gözlü Dev  filmlerinin sevilen oyuncusu Yetkin Dikinciler, bir dönem diksiyon ve oyunculuj öğretmenliği yapmış. "Ben öğrencinin yaptığı alıştırmadan çok şey öğrendiğimi bilirim. Gerçek öğretmen her zaman öğrencidir" diyen Dikinciler, öğrencilik hayatında ise kimi zaman sanatçı ruhuna zor gelen şeyler yaşamış.

 

 

Eğitim serüveninizden bahseder misiniz?

 

Siz soruyu sorarken serüven sözcüğünü kullandınız. Ben de aynen katılıyorum size…Eğitim bir serüven. Ama benim kişisel eğitim serüveninden edindiğim tecrübeler şunu gösteriyor ki; çok da maceracılığa izin verilmiyor, ya da verilmedi… Benim kişisel eğitimimden söz edersek… Memur ailesi çocuğuyum. Birkaç yıl Anadolu’da dolaştıktan sonra İstanbul’da Kumkapı’da Tekin Anaokulu’na gitmekle başladım, anne babası çalışan bir çocuk olarak, eğitime. 1974 yılında oluyor bunlar. Annem Kızılay hemşiresiydi. Onun her konuda insan odaklı bir yaklaşımı vardı. Dolayısıyla insanın ruh ve beden sağlığı çok önemli olduğu için, benim annem de kendi bir tanecik evladının da böyle güzel bir süreçten geçmesini istemiş olmalı.

Fındıkzade İlkokulu’nda okudum. Güzel, bir okuldu. Doğup büyüdüğüm yer Aksaray’dı zaten. Ortaokulum 1980 yılına denk gelir. İlkokulu 1979 yılında bitirdim. Ortalık çok karışıktı. Annem babam çok düşkün oldukları için ‘Aman çocuğumuz burada heba olacak’ diye, beni birazcık ekonomik imkânlarını zorlayarak özel bir okula göndermek istediler. Zengin, ama okuması pek ümit edilmeyen çocukların gittiği Şişli Koleji’ne yazdırdılar. Buna karşın hayatım boyunca konuştuğum İngilizce’yi orada öğrenmişim.

Bir anekdot;12 Eylül 1980 bir Cuma gününe denk geldi. İlkokul 5’te sabahçıydım. 12 Eylül sabahı bir kalktım baktım annemle babam yanımda oturuyorlar. Saate baktım 10 olmuş, benim 8’de derste olmam gerekiyordu. “Niye kaldırmadınız beni? Okula geç kaldım” dedim. Babam “Yok, oğlum. Bugün okul yok, ihtilal oldu” dedi. Bendeki hareket şu oldu: Oley...! Memlekette yer yerinden oynuyor ne fark eder !

 

Öğrenciler böyle işte...

Şişli Koleji’nden sonra ekonomik durumları elvermediği için bugün çok önemli bir okul olan mahallemizdeki bir liseye, Şehremini Lisesi’ne yazdırıldım. Tiyatro sevgisinin içime yavaş yavaş, daha bilinçli olarak düşmesine neden olan okuldur Şehremini Lisesi. Çünkü sözleşmeli olarak gelen Cemalettin Hocamız, Kimya Öğretmeni, hadi gelin tiyatro yapalım diye biz heveslileri toplamıştı bir araya…Tiyatro ilk oralarda başladı. Namık Kemal’den “Vatan Yahut Silistre”yi çalışmıştık. Bu arada, Şehremini Lisesi gibi başarılı bir okulda, ben tabii ki zorlandım. İlk dönem 9, ikinci dönem 6 tane zayıf ve tabii ki sene kaybı. Bir de erkek çocuk olarak, tam böyle geçiş evresi. Ben birinci yılı kaybettim orada. Sonra , borçlu geçmeyle lise sonda ‘bende fen dersleri çok kötü, dolayısıyla edebiyat bölümünü seçeyim’ dedim. Eve gelen giden ahbaplar “Fen bölümünü seç, doktor ol, mühendis ol” demeye başladılar. “Ama ben edebiyatı seçecektim” dersem “olur mu canım öyle, hayta mı olacaksın?!” derlerdi. Okulda deseniz zaten öyle; bir yönlendirme çabası. Danışmanlarımız var, ama dostlar mizansende görsün diye… Rehberlik dersleri malum, boş dersler… Ancak bir sıkıntınız olduğunda rehberlik öğretmenine gidilir, onun da yaptığı ilk iş veliyi aramak olur. Ama mecburen öyle, onlar ne yapsın…

 

Devlet okullarında o kadar çok öğrenci var ki onlar için de yapacak bir şey yok.

 

Evet, benim sınıfım işte, 60 kişiydi… Üç kişi oturmak zorunda oluyorsunuz. Ben de uzun boylu olduğum için en arkada köşedeydim.

 

O zaman insan 10 dersten de kalır, değil mi?

 

Aynen öyle… Ortaokulda da İngilizce öğretmenim beni öne aldı. O zaman derslerde hep 10 almaya başladım. Ne kadar ilginç kırılma noktaları var. Hayatta da öyle ya öndesiniz, ya arkada. Böyle bir sirkülasyon yakalamak lazım.

 

BEYİN AMELİYATI BİR KIRILMA NOKTASIYDI

Ahbapların zoruyla ben fen bölümünü tercih ettim. Lise 2, Lise 3 bütün fen dersleri zayıf. Üniversiteye hazırlanacağım sene dört dersten bütünlemeye kaldım. O sıralarda Ankara’da İbn-i Sina Hastanesi’nde küçük bir beyin ameliyatı geçirdim. Belki de benim hayatımın kırılma noktasıydı. Bir ay hastanede kaldım. Kendime bir sözel, bir de sayısal test kitabı aldım. Oturdum yerde tam yoğunlaşarak onları çözdüm. Baktım yapabiliyorum… Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okumak istiyordum. Sebebi de felsefe hocamdır. Kenan Bey, neredeyse bir meddah gibi içeri girerdi. Zaten beden dili son derece hümor dolu, ironik bir adamdı. Dersi anlatmaktan çok sanki bir ilişki kurardı herkesle… Zamanla zaten anlıyorsunuz ki felsefenin özü de ilişki kurmak var olana dair her şeyle.

Yaz geldi bütünlemeleri vermem lazım. Fizik, kimya, biyolojiyi verdim. Matematiği veremedim, notum birdi. Tek ders sınavı koydular. Bir umut olarak o sınava girdim. Sonuçlar geldi, İstanbul Üniversite Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü kazanmıştım. Bu da kendime şunun ispatı oldu: Ben aptal değilim. Lisenin amacı, üniversiteye nitelikli öğrenci yetiştirmekti ve ben liseyi kendi içimde bitirmiştim. Ama bitiremiyordum, matematik vardı. ÖSYM Milli Eğitim ile “Üniversiteyi kazanıp da tek dersi olanlar gitsin” dediler. Ve ben bir anda, matematiği vermeden mezun oldum.

 

Felsefe eğitimini yarım bıraktınız? Bunun nedeni neydi?

Eğitimini yarım bıraktım, felsefeyi hiç bırakmadım. Sahnede olma güdüsü, çünkü ilkokulda temsil, ortaokulda müsamere, lisede piyes oynarken aslında bunun özgürleştiğim tek alan olduğunu anladım. Baktım bu bana iyi geliyor. Kuyucu Murat Paşa Medresesi’nde oraya Çarşamba günleri Yıldız Kenter gelip tiyatro laboratuarı yapacaktı. Adımızı yazdırdık. Mehmet Birkiye ve Celal Kadri Kınoğlu onunla birlikteydi. Birden bire kendimizi Orhan Veli şiirleri okurken bulduk. Bazı oyunlardan bazı sahneleri çalışıyor, şiirleri dramatize ediyorduk… Kemik bir kadro oluştu ve kadroya göre Frederick Garcia Lorca’nın Yerma diye bir oyununu seçtik hep beraber.

 

Oyunu çalışırken Yıldız Hoca, “Yetkin sen bu işi meslek olarak yapmayı düşünüyor musun?” dedi. Ben de okulumdan çok memnundum. İkinci sene çalışırken “Ben sana felsefeyi bırak demiyorum ki. Felsefeyi evinde de okursun. Okulu bırak, gel tiyatroya gir, tiyatro sana iyi gelecek, sen de tiyatroya iyi geleceksin” dedi. İkinci bir üniversiteyi okutmuyorlar, araya askerlik girecek, yaşım da geçiyor okul için. Hadi dedim sınava gireyim. Ama Yıldız Hoca’nın okuluna girmedim, Müşfik Hoca’nın okuluna Mimar Sinan Üniversitesi’ne girdim. Başka bir ustayla tanıştım. Belki de bir erkek oyuncudan ders almanın da bahtını yaşadım. Çünkü Müşfik Hoca’nın da ağzından insan sözcüğü hiç düşmez. Okula girdiğimiz ilk gün bize “Birbirinizi sevin, bu iş sevgisiz yapılmaz. Sahnede de insan olun” dedi. Hâlâ da insan olmaya çalışıyorum.

 

Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki hayatınızdan bahseder misiniz?

 

Hayatımın en iyi kararlarından biri. Şükran duyuyorum Yıldız Kenter’e. Minnet duyuyorum hocam olduğu için Müşfik Kenter’e. Sizi belli bir kalıba sokmaya çalışmayan, sizi ortaya çıkarmaya, sizi var etmeye çalışan bir eğitim anlayışıyla konservatuarda karşılaştık. Orada YÖK’ün zorunlu kıldığı dersler var, ama özel yetenek sınavıyla girdik oraya. Bizde genel kültür sınavı bile yoktu, bu işi yapabiliyor musun, yapamıyor musun? Çünkü iki taraflı bu, seni alırlarsa onlar sıkılabilirler gereksiz bir öğrenci aldıkları için. Ama daha da önemlisi, sen mutsuz olma. Çünkü ömür boyu bu meslek sana yük olur sonra. Bu meslekteki başarısızlık büyük mutsuzluk.

İçimizi açmaya çalışan, bütün hocalarımızla bir cevizin kabuğunu kırmaya çalışır gibi içindekini çıkarmaya çalışır gibi bir yaklaşım vardı. Modern dans hocamız bize derdi ki “Bin tane Hamlet neden yapılır? Çünkü her Hamlet farklıdır. Siz oynadığınızda farklı, ben oynadığımda farklı olacaktır. Sizin Hamlet’iniz önemli, Hamlet’in nasıl olması gerektiği değil. Siz nasıl istiyorsanız öyle olacak”. Aslında bu çok önemli bir ipucu. Hayatta her şeye uyarlanabilir…

 

EĞİTİM KİŞİYE ÖZEL OLMALI

Milli Eğitim sistemi sizce nasıl, gözlemlediğiniz kadarıyla? Eğitimden geçmiş bir birey olarak görüşlerinizi alabilir miyiz?

 

“Milli” olduğu için bazı şeyler dokunulmaz oluyor. Hâlbuki yaratıcılığın sonu yok ve bilim sınırlandırılmayı sevmez. Biz şekilden söz etmeye başladığımızda da, aslında farklı birçok insanı aynı biçimde görme eğilimine ya da yanlışına daha başta düşmüyor muyuz? Bence düşüyoruz. Eğitim her kişi için özel ve öznel olmalı diye düşünüyorum. İmkanımız ve yerimiz ölçeğinde neler yapabiliriz bunun peşine düştük mü?

 

Bir şeyler yapılıyor Türkiye’de, bu konuda gelişmeler var?

 

Evet ama “Milli Eğitim” baskısı var. Milli olsun ama insan odaklı olsun. Kişi, birey önemlidir. Eğitim, bireyi bir şey ister, talep eder hale getirmesi lazım. Teoman Duralı hocam, siz artık öğrenci değilsiniz. “Öğrenmek pasif bir iştir. Halbuki ‘talebe’, talep eden kökünden gelir, ne talep ederseniz onu alırsınız” demişti. Öğrenciyi talep eder hale getirdiğiniz bir sistemi öneririm.

 

Eğitimcilik yaşamınızdan da söz eder misiniz? İlk gününüz nasıldı?

 

Kaçmak istedim. Heyecan bir yana, yaptığımız her iş de heyecansız olmaz tabii... Ben Pera’da, Konuşma Eğitimi, Diksiyon Eğitimi verdim. Konuşmayı analiz etmek, insanda var olanı yeniden dizmek, bir farkındalık. Bunu yaparken de, “Ben öğretmen olarak geldim, şimdi size bir şey öğreteceğim” şeklinde değil, tam tersi “Benim öğrendiklerimi, kendi süzgecimden geçirdiklerimi, sizin de kendi süzgecinizden geçirmenizi ve birlikte bir sonuca ulaşmayı hedefliyoruz” dersleridir. Tiyatro her zaman böyledir.

 

Klasik bir öğretmenlik yapmadınız yani?

Hiç değil. 2003- 2007 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde dört yıl hocalık yaptım. Orada da yaptığımız dersler benim için unutulmaz, çünkü birlikte yaptığımız, birlikte ürettiğimiz derslerdir. Ben de öğrencinin yaptığı alıştırmadan çok şey öğrendiğimi bilirim. Gerçek öğretmen, her zaman öğrencidir.

 

KARİYER YAPMADIKLARINIZDAN OLUŞUYOR

Bir röportajınızda “Kariyer insanın keyif aldığı işleri yaparken çıktığı basamaklardır” demişsiniz.

 

Evet, Babam ve Oğlum için sormuşlardı. Film birden patladı, oynadığım rol çok beğenildi. Ben yine yönetmenin istediğini yaptım. Kariyer hiç umurumda olmayan bir şey, ama var olan bir kavram. Eğer söz edilecekse bir gün kariyerimden; tavsiye olarak söylüyorum, insanın hangi işleri seçip yaptığıyla değil, neleri seçmeyip, neleri yapmadığıyla oluşuyor kariyer… Neleri reddettiğiyle, hangi tekliflere rağmen aldanmadığıyla, kanmadığıyla oluşuyor...

 

O zaman paralı meslekleri seçmek gibi bir idealleri olmaması lazım gençlerin…

 

Parayla ilgili sıkıntı bence artık aşılmalı. Gerçek mutluluğun para olmadığı anlaşılmalı. Para ne yazık ki serbest piyasa sisteminde, globallaşiyoruz, sınırlar kalkıyor, özgürleşiyoruz gibi gösteriliyor. Halbuki daha kalın ve geniş sınırlar çekiliyor. Aman dikkat, yanınızdaki sınır kalkarken buradaki sınır çitini alıyorlar, dış tarafta daha kalınını oluşturuyorlar. Parayı ne için kazandığımızı unutmayalım. Parayı yine kendi hayallerimiz için kazanalım. Başkalarının kurduğu hayaller için emek sarf ediyor olmayalım.

 

Son olarak biraz da 2010 yılınızdan bahseder misiniz? Nasıl geçti?

2010 Kültür Başkenti projesi İstanbul’un Sırları diye bir belgesel çektik. İçinde Hz. Süleyman diye bir canlandırmada yer aldım ve Hzfagdffdgjjjjtamamını anlattım hikâyelerin. Türk- Yunan ortaklığında Prometheus diye bir oyun yaptık. Almanya ve Yunanistan’da da oynadık. Çocuklarla ilgili Umut Yolcuları diye bir dizi yaptık. İnanarak başladık. Sokağa bırakılmış çocukların neden sokağa bırakıldıkları ve aslında onların sokak çocukları değil, sokağa bırakılmış çocuklar olduklarının altını çizmeye çalışan bir diziydi. Milli Eğitim Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile de ilişkili bir işti. Ne yazık ki 13 bölümde final yaptık. 2010 Şubat ayından beri Profesyonel diye bir oyunum devam ediyor. 120’ye yakın oyun oynadık, seyircinin ilgisine mazhar oldu, çok beğeniliyor. Bir yandan seslendirmeler yapıyorum.

 

 BİR ÖĞRETMENİ, “AFERİN” ALMADIĞI İÇİN  ÇOCUĞU ÖPMEKTEN ALIKOYAN BİR EĞİTİM SİSTEMİ

 

Öğretmenimiz ödev vermiş ilkokulda, defterimize bir şey yazıyoruz, çiziyoruz. Sonra teneffüs zili çalıyor, bizim yarım saatlik beslenme teneffüsü. Öğretmen “Defterinizi açık bırakıp teneffüse çıkın. Ben teneffüste sizin defterlerinize bakıp, not vereceğim” dedi. Biz çıktık heyecanla geri döndük, ben yapabilmiş miyim diye merak ediyorum. Okuma yazma da bilmiyorum. Öğretmen de bir şeyler yapmış böyle, çizik atmış.  “Şimdi aferin yazdıklarım, yanıma gelsin, onları öpeceğim” dedi. Ben bakıyorum, aferin nasıl bir şey diye. Yanımdaki arkadaşım, Doğuser, “Kalksana sana da aferin vermiş” dedi. Ben de kalktım, diğer çocuklarla birlikte sıraya girdim. Bana sıra gelince, yanaklarımı tuttu, “Sen ne yaptın bakalım? Yok, ben sana aferin verdiğimi hatırlamıyorum” dedi. Ben de böyle yerime geçtim. Hatırlıyorum şimdi çok da etkilemedi ama bugün bakıyorum da işte “eğitim sistemi” dediğim buydu. Sırf oraya gittiğim için öpülmeyi hak ettiğimi düşünüyorum. Ne olursa olsun… Bir öğretmeni, “aferin” almadığı için çocuğu öpmekten alıkoyan eğitim sistemiyle o gün tanıştım.

 

UNUTAMADIKLARIM, BENİ OLDUĞUM GİBİ KABUL EDEN ÖĞRETMENLERDİ

 

En sevdiğiniz öğretmenleriniz kimlerdi?

 

Birçok oldu. Deborah Salis vardı, İngilizce öğretmenim. Ortaokulda başarısızım, arkada otururken sınavlardan 2-3 alıyorum. Ermeniydi galiba, Deborah Hanım, “Yetkin, sen öne gel bakayim” dedi. Öne geçtim, sonra sınavlardan 9-10 almaya başladım. Başarılıyı da o zaten başarılı diye arkaya oturttu. Beden Eğitimi öğretmenim Ziya Acar Alioğlu’nu unutamam. Konservatuardaki öğretmenlerin hiçbirini unutmuyorum, onları öğretmenden saymıyorum. Bir de felsefe bölümü var ki, Teoman Duralı’yı unutmuyorum. Şafak Ural, Mantık hocamız; Uluğ Utku, Bilgi Teorisi hocamız; Tüten Ang, İnsan Felsefesi hocamız. Bu isimler beni olduğum gibi kabul eden öğretmenlerdi.

 

En sevdiğiniz dersler hangileriydi? Herhalde başta felsefeydi?

 

Lisede Felsefe gibi değildi dersimiz, onun için dersten saymıyorum. Daha çok sohbet halinde geçen bir şeydi. Onun için Kenan Bey’i çok severim. Ama vallahi lisede sevdiğim bir ders hatırlamıyorum ki… Bitsin diye beklerdim. Blok derslerdi, 120 dakika…

 

En sevdiğiniz yazarlar hangileri?

Vazgeçilmez olarak Dostoyevski, Gogol çok severim. Murathan Mungan ve yeni yazarlardan Özen Yula’yı severim. Şimdilerde “Şems, Unutma!” adlı oyununu okudum, onu galiba Nisan, Mayıs gibi yapma hedefimiz var.

 



Yorumlar
Yorum Ekle