Orada çok pozitif, çok mutlu bir iklim var. Bu, 15 yıl önce ben o sıralarda okurken de aynıydı. Çünkü onlar, sevgi ve saygıya lafta değil gönülden inanmış, çocukları, gençleri, birbirlerini dinleyen, değer veren, konuşan, dertleşen eğitimciler. O nedenle çoğu yirmi yıldır oradalar. Başta okul müdürü Mehmet Alkan olmak üzere, ortaokul öğretmenlerim Nevzat Kulaberoğlu ve Elif Bozkurt’a ve derslerime girmeseler de diğer tüm öğretmenlere bu güzel sohbet için teşekkür ederim. Sizleri tanımak, yıllar sonra tekrar bir araya gelmek çok güzeldi.
“SEVGİ VE GÜLER YÜZ SADAKADIR...”
Boğaziçi Üniversitesi Fizik Öğretmenliği’nden 1993 yılında mezun olan Nevzat Kulaberoğlu, bir yıl sonra Marmara Koleji’nde Fizik ve Fen Bilgisi öğretmeni olarak göreve başladı. 2000 yılında Fen-Matematik Bölüm Başkanlığına, 2003 yılında ise Müdür BaşYardımcılığına atandı. Kulaberoğlu bir buçuk yıldır, Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Fen Bilgisi Bölümü’nde doktora yapıyor. Lise hayatında oldukça başarılı, örnek bir öğrenci olan Kulaberoğlu, öğretmenlik mesleğini nasıl seçtiğini şöyle anlatıyor; “Üniversite sınavına girmeden bir gece önce, kendime ve çevreme nasıl daha faydalı olurum diye uzun uzun düşündüm. Bunları düşünürken aklıma hep beni eğiten öğretmenlerim geldi. Beni o duruma getiren en değerli mesleğin öğretmenlik olduğunu düşünerek, bu mesleği seçmeye karar verdim.” 16 yıldır aynı kurumda görev yapan Kulaberoğlu, evli ve 6, 14 yaşlarında iki erkek çocuk babası. Okulda öğrencilerine gösterdiği sabrı ve öğretme isteğini evde çocuklarına gösteremediğini söylüyor. “Alan seçimi öğrencilerin kendi başlarına yapabilecekleri kadar basit bir şey değildir.” diyen Kulaberoğlu, ileride onları becerilerine göre yönlendireceğini de sözlerine ekliyor. “Eğitim toplumun bir yansıması, toplumun değerlerinin bir sonraki nesle aktarıldığı bir sistemdir. Ancak son 10 yılda toplumumuz çok hızlı değişti. Bu değişimi sindiremediğimiz için sıkıntılar yaşıyoruz.” diyor ve yeni nesil öğrencilerin motivasyonlarının düşük olduğundan söz ediyor. O nedenle öğretmen arkadaşlarına lise 9. ve 10. sınıflarda mümkün olduğu kadar testten uzak kalmalarını tavsiye ettiğini belirten Kulaberoğlu, günümüzde bilgi miktarının azaltılarak, bilgiye ulaşma yollarının ve üst düzey düşünme becerilerinin ön plana çıkarılması gerektiğinin, öğrencilerin araştırma, düşünme, sentez yapma, düşündüğünü yazma, okuduğunu anlama becerilerinin geliştirilmesine önem verdiklerinin altını çiziyor. Marmara Eğitim Kurumları’nda çok pozitif bir okul iklimi ve kültürünün olduğunu belirten Kulaberoğlu, bunun okuldaki lider vasıflı insanlar ve uzun yıllar görev yapan kadro tarafından sağlandığını belirtiyor. Okula gelirken öğrencilerin de, öğretmenlerin de "Allah kahretsin yine mi oraya gitmek zorundayım," diye gelmediğini hatta daha erken gelerek ya da daha geç çıkarak okulda vakit geçirdiklerini söylüyor. “Sevgi ve güleryüz sadakadır...” diyen Kulaberoğlu, bunu okul müdürü Mehmet Alkan ve kendisiyle okulda yaptığımız kısa gezi sırasında, öğrenci ve öğretmenlerle kurduğu diyaloglarla çok kez ispatladı. Ki bu diyalog, 15 yıl önce ben o sıralarda okurken de aynıydı…
15 YIL SONRA KENDİ OKULUMA DÖNDÜM
Bu benim için sürpriz bir röportaj oldu. Öğretmenler Odası bölümünü hazırlarken bu ay Marmara Koleji ile görüşmeyi önerdiğimde Genel Yayın Yönetmenimiz Cem Bey hemen kabul etti. Ben de böylece 15 yıl önceki ortaokul öğretmenlerimle röportaj yapma şansı yakaladım. Bu öğretmenlerden biri de ablam Seçil Kolip. Ablam ortaokul öğretmenim değil tabi ama o da Marmara Koleji mezunlarından. Geçtiğimiz yıl burada öğretmenlik yapmaya başladı. Ben de böylece onunla da röportaj yapma şansı yakaladım. Seçil Kolip, 1996 yılında Marmara Koleji’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Üniversitesi İngilizce Öğretmenliğine girdi. Her zaman çok çalışkan bir öğrenciydi, hele üniversite sınavına gireceği yıl odasından çıkmadan sürekli ders çalışıyordu diyebilirim. Annem odasına tepsiyle yemek taşıyordu. Üniversite yıllarında da aynı şekilde çok çalıştı, ama ben bir dönem Amerika’da kalıp döndüğümde İngilizce’de onu geçmiştim diyebilirim. Seçil Kolip, mezun olduktan sonra 6 yıl İstek Vakfı Atanur Oğuz Lisesi’nde ilkokul ve ortaokul öğrencilerine ders verdi. Bebeği olunca bir yıl çalışmadı, ancak o yıl Celta (İngilizce öğretme sertifikası) aldı. Geçtiğimiz yıl ise 14 yıl önce mezun olduğu Marmara Koleji’nde çalışmaya başladı. Bugünlerde fen ve meslek liselerine giriyor. Fen liseli öğrencilerin dersleri çok iyi dinlediğini, çok istekli ve başarılı olduklarını ancak meslek liselilerin İngilizce’yi çok önemsemediklerini söylüyor. “Sene başında yıllık plan yapıyoruz ama dersleri işleme konusunda özgürüz. Ben görsel materyaller kullanıyorum, konuyla ilgili değişik kelime oyunları, aktiviteler hazırlıyorum.” diye de ekliyor. Seçil Kolip, okulda çok pozitif bir ortam olduğunu, okul müdürü Mehmet Alkan ve müdür başyardımcısı Nevzat Kulaberoğlu’nun kendilerine çok güvendiğini ve her konuda yardımcı olmaya çalıştıklarını söylüyor. Orada çalışmaktan çok memnun. Tanıdığı, bildiği bir ortam, onu bugünlere getiren öğretmenleri. Hem kaç kişi öğretmenleriyle çalışma şansı yakalar ki?
ÖĞRENCİLERİMİN ÇOCUKLARINI DA OKUTMAK İSTİYORUM
Elif Bozkurt, 1970 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği’nden mezun olur olmaz, 21 yaşında Marmara Koleji henüz kurulma aşamasındayken çalışmaya başladı. Arkadaşlarının çocuklarını, öğrencilerinin kardeşlerini okuttu, “Öğrencimin çocuğunu da okutmayı ümit ediyorum.” diyor gülerek. 19 yıllık Marmara’lı Elif Bozkurt, bu yıl 6. ve 8. sınıflara ders veriyor. Bozkurt’un annesi ilkokul öğretmeniymiş. Öğretmenlik mesleğini de ailesinin, özellikle de babasının yönlendirmesiyle seçmiş. Ortaokuldaki İngilizce öğretmeninden de çok etkilenmiş. Öğretmeni, devlet okulunda olmalarına rağmen, onlarla birebir ilgilenmiş. “İşimi çok severek yapıyorum. Gerçekten çok mutluyum ve çok şanslı olduğumu düşünüyorum.” diyen Bozkurt, sağlığı elverdiği sürece öğretmenliğe devam etmek istediğini de söylüyor. Öğretmenlerin çocukların ve gençlerin hayatında çok önemli bir yeri olduğunu bu nedenle kurduğu her cümleye dikkat ettiğini belirten Bozkurt, “Benim yüzümden İngilizce’ye küskünlük yaşasınlar istemem.” diyor. Kolejde okuyan öğrencilerin dil öğrenme konusunda her türlü imkana sahip olmaları açısından şanslı olduklarını söyleyen Bozkurt, devlet okullarında okuyan çocukların durumunu ise üzüntüyle karşıladığını şu sözlerle anlatıyor; “Devlet okullarında kısır bir işleyiş var. Kolejden devlet okuluna geçen öğrenciler tanıyorum, İngilizce dersinde hiçbir şey öğrenemediklerini söylüyorlar.” Eskiden daha katı bir öğretmen olduğunu söyleyen Bozkurt, “Ne zaman ki anne oldum romantikleşmeye, yumuşamaya başladım.” diyor. Ancak çocuklarına öğrencilerine olduğu kadar toleranslı olmadığını da ekliyor. Bugüne kadar hiçbir öğrencisine bir şeyi anlamadığı için kızmamış ama evde çocuklarına ders çalıştırırken daha katı ve disiplinli olabiliyormuş. Bozkurt, zaman içerisinde öğrencilerin zevklerinin, zaman geçirme şekillerinin de giderek farklılaştığını şöyle anlatıyor; “Şimdiki öğrencilerin ilgisini çekmek daha zor. Muhakkak bilgisayarla ilgili ya da görüntülü bir şeyler olduğunda dikkatlerini veriyorlar. Ben de dersleri bu şekilde renklendirmeye çalışıyorum, okuttuğum hikayelerle ilgili filmler izletiyorum” diyor. “Ne iş yaparlarsa yapsınlar İngilizce bilmek zorundalar, ressam da olsalar mühendis de.” diye de ekliyor. Elif Hoca ile röportajımızı 6. sınıflara verdiği ders sırasında yapıyoruz. Dersleri nasıl işlediğini sorduğumda öğrenciler cevap veriyor; “Tiyatro gibi, hareketlerle anlatıyor. Çok neşeli, sabırlı. Onu çok seviyoruz.” Elif Bozkurt da onlarla ilgili güzel bir anısını paylaşıyor; “Öğretmenler gününde bana sürpriz bir defter hazırlamışlar. Hepsi kendi duygularını yazmış. O kadar harika şeyler ki, çok duygulandım. Defteri arada bir çantamda taşıyorum, yazlık evime götürüp okuyorum. Hatta hepsini tek tek eşime okudum, benden gözyaşlarını sakladı.”
ESKİ ÖĞRENCİLEİRM BANA ‘CELLAT’ DERLERDİ
Hülya Tarsus, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde Matematik-Fizik alanında double yaptı. Yüksek bir not ortalamasıyla mezun olan Tarsus, bir süre İstek Vakfı Belde Lisesi’nde, ardından Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, bir yıl da Üsküdar Fen Lisesi’nde çalıştı. 16 yıl önce Marmara Koleji ile yolları kesişen Tarsus, bugün okulun Matematik- Fen Dersleri Bölüm Başkanı olarak görev yapıyor. Tarsus, okul yıllarında sosyal ve ezbere dayalı derslerde her zaman problemli bir öğrenciymiş. Matematik ve Fizik konularını anladığı için bu alanı okumayı tercih etmiş. Öğretmenliği ise hareketli olması ve durağan bir meslek olmaması nedeniyle seçmiş. “Diğer mesleklerde tepenizde bir patron vardır ve size ne yapmanız gerektiğini söyler. Benim kumanda edilesi bir tarafım yok. Sınıfın kapısını çektiğim anda özgürüm.” diyen Tarsus, patronculuğun göreceli bir kavram olduğunu ve çoğu kurumda insanların neyi yönetmeleri gerektiğini karıştırdıklarını söylüyor. Tarsus, Kadıköy Anadolu Lisesi’nde öğrenciler arasında cellat olarak anılıyormuş. Marmara Koleji’nde de öğrencilerin kendisinden çekindiğini şu sözlerle anlatıyor; “İlk intiba çok önemli. Tavrınızı ilk gün ortaya koymanız gerekir, bunu ikinci gün yapamazsınız. Bir de verdiğiniz sözleri tutacaksınız. Öğrencilerimle aramda her zaman bir ‘siz’ mesafesi vardır. Ders dışında sohbet ederken onlara tepsiyle çay bile getirebilirim ama sınıfta hitap şeklim değişir.” Hülya Tarsus, evli ve 23 yaşında bir erkek çocuk annesi. Anne olduktan sonra duygusallaştığını ve öğrencileri daha iyi anlama, tanıma fırsatı bulduğunu söylüyor. Tarsus’un oğluyla bile arasında her zaman bir mesafe varmış. Hülya Tarsus’a göre fizik ve matematik yaşadığımız hayatın ta kendisi. Bu nedenle derslerini günlük yaşantıdan konularla eşleştirerek işliyor. Mesela trigonometriye giriş konularında asla sinüs, kosinüs gibi kelimeleri kullanmıyor, balık tutarken yaptığı kol hareketi ve açılarla bunu anlatıyor. İkinci derece denklemlerde bir parabol çizmesini de kaykay hareketiyle anlatmaya başlamış ki, bunun çok faydası olmuş. Tarsus, matematik ve fizik konularının dışında felsefeyle çok ilgilenmiş. ODTÜ’deki felsefe hocasından ders almak için yaz tatilini kaç kez heba etmiş. Hatta oğluna son olarak Marx’ın Kapital kitabını hediye etmiş. 20 yıldan fazla süredir öğretmenlik yapan Tarsus, seyahat etmeyi sevdiği için önümüzdeki dönem biraz buna zaman ayırmak istediğini söylüyor. Hatta bir dönem dağcılıkla bile uğraşmış, çok kez zirve yapmış.
FELSEFE, ÜNİVERSİTEDE TÜM BRANŞLARDA OLMALI
Berna Kayra, 1976 Üsküdar doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden mezun olduktan sonra aynı üniversitede Felsefe Tarihi üzerine yüksek lisans yaptı. “Dünyaya bir daha gelsem yine aynı bölümde okumak isterim.” diyor. Eğitimini tamamlayınca Londra’ya gitti. City Üniversitesi’nde ‘Varoluşçuluk ve insanlığın durumu’ isimli bir kurs aldı. “Çok zorluk yaşadım ama aynı şartlarda yine gider misin deseler gözüm kapalı giderim. Aşamadığım birçok şeyi, korkularımı, güvensizliklerimi orada aştım, büyüdüm. Çocukluğumdan beri sürekli kitap okurum, orada hiç okumadım, çünkü yaşadım.” diye de tecrübelerini anlatıyor. Berna Kayra, İngiltere’den döndükten sonra bir süre özel bir üniversitede halkla ilişkiler uzmanı olarak çalıştı. “Gönlümde yatan aslan öğretmenlikti” diyen Kayra, 2004 yılında ise Marmara Koleji’yle tanıştı. Beş yıldır psikoloji, felsefe, sosyoloji ve mantık dersleri veriyor. Kayra, felsefenin, üniversitede tüm branşlarda olması gerektiğini söylüyor. ‘Hatta olmaması kesinlikle büyük bir eksiklik. Felsefe, düşünmeyi, eleştirel bakmayı, sorgulayıcı olmayı öğretiyor. Bunlar da beraberinde hoşgörüyü getiriyor. Gençler felsefe ile çok boyutlu düşünüp, farklı pencerelerden bakabilmeyi öğreniyorlar.” diyor. ‘Felsefe cevap bulmak değil, soru sormaktır. Ama biz çocuklarımızı en iyi felsefe yapabilecek yaştayken sıkıldığımız için susturuyoruz. Düşünmesi istenmeyen bir toplumuz. Otorite tarafından ‘hayır’ cevabı duyduğumuzda bunu sorgulayamıyoruz. Hatta kırsal, eğitimsiz bölgelerde bunun sorgusu dayakla, tehditle bitebiliyor.” diyen Kayra, çocuklara maddi anlamda her şeyi sağlayıp, onlardan bir haber yaşayan çok sayıda anne baba olduğunu, bu nedenle gençlerin çoğunun tüketim eğiliminde olduklarını, dolayısıyla yaşadıkları anın tadını çıkaramadıklarını da sözlerine ekliyor. Gençlerin kitap okumayı sevmediklerini, bu nedenle içsel duygularını bile ifade etmekte zorlandıklarını belirten Kayra, “Gazete okumayan bir toplumdan klasikleri okumasını bekleyemezsiniz.” diye de ekliyor. Kayra son olarak okulda öğrencileri ve öğretmen arkadaşlarıyla ilişkilerini ise şöyle anlatıyor; “Bu okulun en güzel yanı, öğretmenlerin ilişkilerinin çok sağlam olması. Herkes gerçekten çok iyi, arkadaş canlısı. Çocuklarla da iletişimim çok kuvvetli. Aynı okulda olmamıza rağmen bazen aramızda mektuplaşıyoruz. Onların ilgi ve sevgileri beni çok mutlu ediyor. Mesela geçtiğimiz günlerde çok bunaldığım bir anda eski öğrencilerimden birinden ‘şuan sizi düşünüyorum lütfen iyi olun’ şeklinde bir mesaj aldım. Bu tarz şeyler çok başıma geliyor.”
HATALARIMDAN DERS ALDIM
Lale Emiroğlu, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun. Lisede edebiyat öğretmenine duyduğu hayranlık nedeniyle bu mesleği seçmiş. 18 yıldır Marmara Koleji’nin kadrosunda bulunan Emiroğlu, edebiyat dersinin çocuklara kültür birikimi, okuma alışkanlığı, olaylara farklı bakış açıları ile bakmalarını sağladığını ve geniş dünyalar açtığını söylüyor. “Ancak şimdiki çocukların dünyaları çok farklı, okumayı sevmiyorlar. Kendi zamanımla karşılaştıracak olursam nesil olarak geriye gittiğimizi düşünüyorum. Teknolojinin hızlı ilerlemesi, ailelerin çocuk yetiştirme ve yaşam tarzlarının değişmesi bunlara neden oldu. Eskiden bir arada olup, çocuklara daha fazla zaman ayrılırdı, şimdi ise herkes bireysel yaşıyor. Bu da çocukların yaşamını ve eğitimini olumsuz yönde etkiliyor. Onlar da bencil bireyler olarak yetişiyorlar.” diyor. Lale Emiroğlu, 15 yaşında bir erkek çocuk annesi. Oğluna, okumak istediği alanla ilgili asla baskı yapmayacağını, ancak not ortalamasını yüksek tutarsa istediği yere girebileceğini tavsiye ettiğini söylüyor. Emiroğlu da anne olduktan sonra duygusal anlamda değişmiş. Eskiden daha sertken, yıllar boyu edindiği tecrübelerin de etkisiyle, daha yumuşak bir yapıya bürünmüş. Özellikle bu yıl evde çok çalıştığını gördükçe bazen ne kadar lüzumsuz ödevler verdiklerini, öğrencilerden yapamayacakları şeyleri istediklerini anlamış. Lale Emiroğlu, Marmara Koleji’nde özgür bir ortam olduğunu, derslerde istediği şairi, yazarı okutabildiğini ancak yine de müfredata bağlı olduklarını söylüyor. “Üniversite sınavında öğrenciler son yıllarında öğretilen konulardan sorular gördüğü için müfredatın dışına çıkmak onlara zarar verebiliyor.” diye de ekliyor. Emiroğlu, öğrencileriyle kurduğu diyaloğu ise şöyle anlatıyor; “Sınıfta bir duruş sergiliyorsunuz ve bu duruş öğrencilerin size ya saygı duymalarını ya da tepenize çıkmalarını sağlıyor. Düzgün bir duruş sergileyebilirseniz çocuk sizi hem seviyor hem de saygı duyuyor. Ben bunu sağlayabildiğimi düşünüyorum.” Emiroğlu, onu çok üzen unutamadığı eski bir anısını da şu sözlerle paylaşıyor; “Öğretmenliğimin ilk yılında yedinci sınıf bir çocuk dersimde başka bir ödev yapıyordu. Defalarca kaldırmasını söylediysem de kaldırmadı, bende ödevini yırttım. Ders çıkışında gelip beni tehdit edince ben de dayanamayarak tokat attım. Tabi çok üzüldüm, ertesi gün her an velisi gelecek diye bekledim. Ancak annesi 15 gün sonra geldi, çocuğun genel durumu hakkında sorular sordu, fakat o olay hakkında hiçbir şey söylemedi. Tam gidecekken ben olanları anlattım. O da bana durumdan haberdar olduğunu, yaptığı hareket için oğluna kızdığını söyledi ve kendisi sormadığı halde onunla paylaştığım için bana teşekkür etti.”